Ikarus'un Düşüşü Sırasında Bir Manzara

"Açıklarda, şarap rengi denizde, bir ülke var ki, zengin olduğu kadar da güzel, dalgalar içinde yapayalnız. Burası Girit'tir işte..." (1)


Ressam: Pieter Bruegel (The Elder/Usta) (?)

Eserin Bitiş Tarihi: 1560 (yaklaşık)

Eserin Bulunduğu Yer: Anvers Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi

Eserin Gerçek Boyutu: 112 x 73.5 cm

Tür: Mitolojik Resim, Manzara Resmi

Stil: Kuzey Rönesansı

Dönem: Anvers Dönemi (1554-1562)

Teknik: Yağlıboya

Materyal: Tuval


Merhaba sevgili sanatseverler,
Yeni bir çalışmayla tekrar karşınızdayım. Bugün sizlerle birlikte büyük ressam Pieter Brueghel'in en ünlü resimlerinden biri olan Ikarus'un Düşüşü Sırasında Bir Manzara'yı inceleyeceğiz. Bunu yaparken de tablomuz mitolojik resim olduğundan dolayı size biraz Ikarus hikâyesinden bahsetmek isterim. Ardından detaylara teker teker bakacağız. Ancak başlamadan önce, düzenli okuyucular için belirtmek istediğim bir husus var. Son birkaç ayda araştırmak ve anlatmak için içimde yeterli enerjiyi bulamadığıma inandığım için yeni resimler hakkında bir şeyler yazmayı epey ihmal etmiştim. Ancak artık bunu belli bir düzene oturtmaya karar verdim: Bu gönderiden sonra yayınlanacak olan her gönderi her ayın ilk günü (örneğin 1 Ocak) yayınlanacaktır. Bu tamamen benim içinde bulunduğum yoğun dönemle alakalı. Anlayışınız, sabrınız ve desteğiniz için çok teşekkür ederim.
Dilerseniz artık Ikarus'un hikâyesine birlikte bakabiliriz:

Daidalus çok üstün bir zanaatçıdır. Atina'da aletler icat eder, sanki konuşan ve yürüyen heykeller yaratır. Yeğeni Talos'la birlikte çalışmaktadır. Talos onu, ustalıkta kendisini geçmekle tehdit eder. Örneğin, bir yılan çenesinden esinlenerek bir testere yapar. Kıskançlıktan deliye dönen Daidalus, Talos'u Akropol'ün tepesinden aşağı atar. Ne var ki, cinayet ortaya çıkar ve o da kaçmak zorunda kalır. Girit kralı Minos'a sığınır. Minos ondan kızı Ariane için bir dans yeri inşa etmesini ister. Sarayın bir cariyesinden bir oğlu, İkarus, dünyaya gelir.

Daidalus kısa zamanda karmaşık entrikaların içine girer. Kraliçe Pasiphae'ye, aşık olduğu boğa ile çiftleşmesine olanak sağlayan ustaca bir düzenek ayarlar. Kral için Labyrinthos'un planını yapar, ileride buraya bu doğa dışı sevişmelerden türeyen Minotauros kapatılacaktır. Daidalus, kralın kızı Ariane'ye, Theseus'u bu bu labirentlerden çıkaracak olan iplik yumağı fikrini verir. Minos bunu sineye çekecek değil. Dolayısıyla bu kez de onu ve oğlu İkarus'u bu labirentlere hapseder.



"Minos pekâlâ kapatabilir bana karayolunu da, deniz yolunu da,
en azından gök bana açık kalır." (2)

Daidalus'u yılgınlığa düşürmeye bu kadarı yetmez. Ustalığını konuşturarak iki çift kanat yapar ve bunları hem kendisinin hem de oğlunun omuzlarına balmumu ile tutturur. Havalanacakları sırada İkarus'u uyararak denizde boğulma tehlikesi nedeniyle çok alçaktan uçmamasını, güneş balmumunu eriteceği için de çok yükseğe çıkmamasını ister. Ne yazık ki, delikanlı kendisine sağlanmış olan bu güçle adeta sarhoşa döner ve yükselir, daha daha yükselir, ta ki kanatları dökülünceye dek... Düşer ve deniz onu yutar.


Daidalus ise, temkinli uçtuğu için sağ salim İtalya toprağına kavuşur. Kendine yeniden kudretli bir koruyucu bulur: Sicilya kralı Kokalos'u. Yeniden her işi yolunda gider. Ne var ki Minos, kendisini küçük düşürmüş olan adamı her yerde aramaktadır. Bir salyangoz kabuğunun sarmalları içinden iplik geçirebilecek kimseye ödül vaat eder. Böyle bir soruna Daidalus'tan başka kim çözüm bulabilir? Minos nihayet Kokalos'a konuk gelince Kokalos bu oyunbaz adama sorunu aktarır; adam sorunu, elbette çok basit bulur. Daidalus son bir kez Minos'u küçümsemiş olur. Minos onu banyosunda haşlatır.



1300'lü yıllardan itibaren ressamlar resme yeni bir soluk getirmek amacıyla, halk arasında anlatılan mitolojik hikâyeleri tablolarına konu edinmeye başladılar. Bunun en güzel örneğini tıpkı burada da olduğu gibi Rönesans sanatçılarında görmekteyiz. Bruegel de Hollandalı bir Rönesans ressamıydı. Burada küçük bir bilgi vermek istiyorum. Yukarıdaki kısa bilgilerde gözünüze çarpmış olabilir. Tablonun ressamının isminin yanına bir soru işareti yerleştirdim. Çünkü burada dikkat etmenizi istediğim bir durum var. Bu tablonun tam versiyonunu gördüğünüzde kendiniz de fark edeceksinizdir, resmin ne ön yüzünde ne de tuvalin arka tarafında imza ya da tarih bulunmuyor. Uzmanlara göre tablonun kompozisyonu da çizimi de baba olan Bruegel'e ait, ancak müze kompozisyonun ona ait olduğunu kabul edip, tabloyu ressamın çizmediği kanaatinde.

Bruegel, savaş sahneleri, yıkımlar gibi o dönemde insanları derinden etkileyen olayları çizerdi. Eserlerinde ise karakterleri ön plana koymaktan kaçınırdı. Bunun yerine genelinde kaosu, kargaşayı resmederek aynı zamanda da insancıl durumları yansıtırdı. İncelediğimiz bu tabloda da tam olarak bunu görüyoruz. Tablonun ana karakteri olan İkarus'u neredeyse göremiyoruz öyle değil mi?


Dikkatimizi ilk çeken tablonun merkezinde bulunan ve çift süren köylü oluyor. Sanırım bunda en önemli faktör tabloda genellikle sarı, yeşil ve kahverengi gibi renkler kullanılmasına rağmen köylünün giydiği kıpkırmızı gömlek. Köylü tamamen yaptığı işe odaklanmış bir halde eğimli toprakları atı yardımıyla sürmeye çalışıyor. Biraz daha ilerisine baktığımızda gözlerini gökyüzüne dikmiş çobanı,(belki de İkarus'u izliyor) sürüsünü ve tabii ki sürüyü tehlikelere karşı koruyan köpeği görüyoruz. Eğimli topraklar ve çobanın çok daha küçük ve aşağıda resmedilmesi aslında gerçekçi olmaktan uzak bir şekilde, uzaklık ve derinlik hissi yaratılmaya çalışıldığını gösteriyor. Küçük küçük resmedilen her parça da detaylara daha fazla dikkat etmemizi sağlıyor. Ve belki başta direk göremediğimiz sol tarafta çalılar arasında saklanan, karanlıkta kalmasına rağmen biraz daha parlak görünen yuvarlakça bir şey görüyoruz. Bu çoktan bütünlüğünü yitirmiş bir cesedin başı. Tekrar köylünün olduğu bölgeye çeviriyoruz bakışlarımızı. Sol alt köşede sivri ve uzun muhtemelen bir hançer veya küçük kılıç yanında ise bir kese bulunuyor. Biraz sağ tarafında ise bej renginde bir çuval var. Bu da yine muhtemelen toprak sürüldükten sonra ekilecek olan tohumların bulunduğu çuval. Tabii ki de bunların her biri bulundukları yere göre yapılmış birer yorum.


Denizin karşı tarafında (uzakta) Daidalus'un geçmeye çalıştığı İtalya ve küçük adalardan birini görmekteyiz. Girit ile İtalya'nın haritadaki konumu bu kadar yakın değildir normalde ama söz konusu resimler olduğunda ve bu resimler akademik kurallar çerçevesinde önceden belirlenmiş sabit oranlara göre resmedilmediğinde bunu sorun yapmamak gerekir.


Bulunduğumuz yere daha yakın olan tarafında ise İkarus ve babası Daidalus'un kaçtığı mahzen/zindan/kule (hikâyelere göre değişiklik gösterebiliyor) ve bir şehir görünüyor. Bu şehir, aynı zamanda bir ticaret bölgesi olan Girit Adası'nın ta kendisi. Gemiler de buradaki ticaretin ne denli sıklıkla yapıldığını gösteriyor. Bu gemilerin her birinin dikkatli seyredince 16. yüzyıl gemileri olduğunu anlıyoruz, demek ki ressam bu hikâyeyi kendi çağına taşımış. Bunu yine diğer ufak tefek detaylardan anlayabiliyoruz, köylünün giysileri, hançer vs.


Resmin biraz daha sağ alt köşesine baktığımızda ise taşlar üstüne oturmuş denizden sanki balık tutmaya çalışan biri görünüyor. İlerisinde ise çoktan denize düşmüş ve çırpınan İkarus... İkarus, neredeyse tabloda sonlara doğru bakacağımız bir durumda. Daha önce de söylemiştim, Bruegel ana karakterleri resmin merkezine yerleştirmekten kaçınıyordu.

Tabloyu şimdiye kadar genel olarak aslında inceledik, ufak tefek birkaç detay kaldı. Başta, çobanın İkarus'u izlediğini düşünmüştük çünkü İkarus'un uçarak kaçmaya çalıştığını ve çobanın da gökyüzünü izlediğini biliyorduk. Oysa İkarus çoktan denize düşmüş gülünç bir şekilde çırpınıyordu. O halde çobanımız neyi izliyordu? Ya da o ve diğerleri hatta hemen onu görebilecek olan balık tutan köylü bile neden İkarus'u izlemiyordu? Zavallı İkarus, sanki küçük ve değersiz bir nesne gibi resmedilmiş.

Burada resmedilen her figür; çift süren köylü, çoban ve balık tutan adam aslında hikâyenin anlatıldığı Ovidius'un Metamorphoses adlı eserinde anlatıldığı için resmedildi:

"Dayanıksız oltalarla balık avlayanlar, değneğine dayanmış duran birçok çoban, çiftin arkasından giden birçok köylü her ikisini de şaşkınlıkla izledi ve onların Tanrı olduklarını düşündü; zira ikisi de havada çok yükseklere çıkabiliyordu."

Burada gördüğümüz ise Ovidius'un anlatımından tamamen farklı. Bruegel, bize farklı bir şey anlatmaya çalışıyor çünkü onun eserinde bu tepkiyi görmüyoruz. İnsanlar İkarus'a bakmıyor, onu görmüyor, onun uçuşuna ve düşüşüne şaşkınlıkla ya da heyecanla yaklaşmıyorlardı. İnsanlar kendi hayatlarının akışına devam ediyorlardı. Kimse İkarus'la ve onun hikâyesiyle ilgilenmiyordu. Hatta çoban onun olduğu yerin tam tersini seyrediyordu. Ölüme rağmen hayat dingin ritmiyle akıp gitmekte, insanlar bu felakete aldırış etmemekteler.

İkarus, kimi insanlara göre toplumun dışına itilmek pahasına içinde bulunduğu sınırları zorlayan ve hayatı pahasına da olsa uçlarda yaşamak için cesaretle kanat çırpan bir kahramandır. Kimi insanlara göre ise çok yükseklerde uçmanın verdiği haz ile kendi kibrine yenik düşen ve açgözlülükle daha da yükseğe ulaşmak istemesinin bedelini canıyla ödeyen bir ölümlü.

Kendi yaşantımızda içinde bulunduğumuz labirent veya kuleden, kendi güvenli bölgemizden çıkmak, dış dünyaya açılmak, neler olup bittiğini daha yakından görmek, biraz daha özgür olmak, hayatı daha yoğun hissetmek için yola çıkanları bekleyen sonuç, eğer Daidalus gibi davranılırsa, temkinli ve istikrarlı olarak o zaman başarı olacaktır. Ancak İkarus gibi hangi nedenle olursa olsun hep daha fazlası istenirse ve gerekli önlemler alınmazsa başımıza gelecek olan ancak yitip gitmek olacaktır. Bu da benim naçizane yeni yıl tavsiyem olsun. Hepinize iyi yıllar dilerim.

"Brueghel'in o resmini hatırlıyor musun,
Hani Ikarus
Gökyüzünden sığ suya düşmüştü çırpına çırpına
Yukarıda sabanını sabırla sürerken
Daha büyük çiftçi.
Brueghel'in o resmini hatırlıyor musun,
Diz boyu karda güçlükle yürüyorlardı
Ellerinde kürekler, 16. yüzyılın karlarında,
Gölde paten kayarken köylüler
Aşağıda, dağın eteklerinde.

Bir aşağı bir yukarı, oklar işte, gösteren.
Şimdi anlıyor musun nedir bu utanmak
gökyüzüne bakıp bakıp geceleri
Hani bazan,
1500-1600 metrede bulutlar yer değiştire değiştire
geçerken alnımızdan
Anlıyor musun neden kazmalar kürekler halatlar
Ve niye güzel, önlerinde köpeklerin koşması bu kadar.

Anlıyor musun şansımız ne kadar, şansımız ne kadar az,
Neden Ikarus'un ağışını değil de düşüşünü yapmış
büyük Pieter Brueghel
Ya da emanet sürüyü telaşa veren
Ve sırtını dönüp elinde sopası kurttan kaçan kötü çobanı.
Hatırlıyor musun öteki resmi,
Hani değneklerle kör topal yol alıyordu körler yeryüzünde
En önde giden de düşüyordu sığ suyun içine
ama sırt üstü." (3)

Açıklamalar:

(1) : Ozan Homeros Girit Adası ve denizini işte böyle tasvir ediyor.
(2) : Ovidius, Metamorphoses (Değişimler), VIII, 183
(3) : Ömer Aygün'ün Düşünüş şiirinden bir bölüm

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı-LisansDevam 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır. Eserin tüm hakları yazara aittir. Kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, alıntı yapılamaz. Anlayışınız için teşekkürler.

1 Yorumlar

  1. Merhaba! Blogunu yeni keşfettim ve makalelerini okurken kendimi kaybettim dersem yeridir. Makalelerin çok güzel bir bilgi kaynağı. Bu nedenle buraların yorumsuz kalmasına içim el vermedi. Güzel yazılarını insanlarla paylaştığın için teşekkürler!

    YanıtlaSil